En arkadaydım
Sınıfın en arkasında. Sırayla duvar arasında. Bütün okul hayatım boyunca böyle ücra köşeleri mesken edinmiştim. Kimsenin beni göremeyeceği, Öğretmenlerin bana bir şey sormayacakları yerlerdeydim. Rahattım orada.
Herkesten kaçıyordum. Hayatım kaçmakla geçiyordu. Ve herkesten utanmakla. Suratım yüz elli defa kızarıyordu gün boyunca. Tek yaptığım dua etmekti. Allah’la çok yakın bir bağımız vardı. Beni anlıyordu. Kimse bana bir şey sormasın, özellikle öğretmenler beni tahtaya kaldırmasın, sınıfın önüne çıkarmasınlar diye dua ediyordum. Bu konuda çok iyiydim. Yalvarıyordum yaratıcıma.
- Borç buldum bir yerlerden dedi annem. Yarın psikiyatri doktoruna götüreceğim seni.
On dörtlü yaşlarımdaydım. Utanç duyuyordum dünyadan.
- Aşık mısın yoksa yakışıklı?. Sevdiğini mi özlüyorsun?. Hadi Hadi numara yapıyorsun değilmi.? Annen bir şeyler söyledi ben inanmıyorum bunlara.
- Kafasına vur elinden ekmeğini al doktor bey. Hiç sesini çıkarmaz. Toplum içine hiç çıkmaz. Eve biri gelse hemen kaçar Mutfağa girer tuvalete girer saatlerce çıkmaz oradan. Öğretmenleri de çok utangaç diyor bunun için. Önce Allah sonra siz doktor bey. Ne olur kurtarın bu çocuğu doktor bey.
- Tamam annecim. Tamam. Konuşacağım ben şimdi yakışıklıyla
İstanbul Aksaray’da, Haseki Hastanesinin karşısında ki bir apartmanın alt katına inmiştik. Uzunca bir koridorda yürüdük. Sarı saçlı, beyaz gömlek ve siyah etekli sekreter karşıladı bizi. Sekreter otuzlu yaşlardaydı. Yürürken kalçalarını seyrediyordum. Durduk. Bir masa ve kapı vardı. Masadan birkaç kağıt aldı sekreter. Kapıya bir iki kere vurdu. İçeri girdik. Doktor sekretere gülümsedi. Kapının yanında ki masaya oturdu sekreter. Kapıyı açık bıraktı çıkarken. Annemle doktor konuşmaya başladı.
Duvarlarda, beyinlerin kafa taslarının resimleri asılıydı. Büyük yeşil yaprakları olan bir ağaç vardı saksının içinde. Kabına sığmıyordu ve camdan içeri giren güneşe doğru fırlamak istiyordu. İkimizde bizi kurtaracak birilerini bekliyorduk. Sekreter kapı arasından içeri bakıp, elinde ki kalemi havada üç dört takla attırıp tekrar parmakları arasında tutuyordu. Oturduğum kahverengi nuşambayla kaplanmış sandalyenin kenarları yırtıktı. İçerisinden çıkan iplerle oynuyordum.
Acıyordum kendime. İnsanlarla neden konuşamıyordum. Neden hemen yüzüm kızarıyordu. Neden kaçacak delik arıyordum? İnsanların yüzlerine neden bakamıyordum? Sınıfın ortasına çıkıp konuşmak nasıl bir şeydi? Nasıl yapıyorlardı diğerleri bunu? Öğretmenler bütün sınıfın karşısında nasıl ders anlatıyorlardı? Dünyada ki en zor iş onlarınkiydi. Kendime soru sorup cevap aramaktan yoruluyordum.
- Babası nerede bu yakışıklının teyzecim ?
- Babası yok doktor bey. Terk etti bizi. Yozgat’ta boynu devrilesice
- İlgilenmiyor mu sizle?
- Yok yavrum yok. Attı gitti bizi
Seksenlerin küsüratlı yıllarıydı. Her şeyi biliyordum aslında. Farkındaydım olup bitenlerin. Sınıfta öğretmenlerin sordukları soruların cevaplarını da biliyordum. Parmak kaldırıp bir türlü konuşamıyordum. İstiyordum ama başaramıyordum. Ayağa kalkarsam herkes bana bakacaktı. Utanacaktım. Kızaracaktım. Benimle alay edeceklerdi. Ölmek daha kolaydı parmağımı kaldırmaktan. Beni tutan engelleyen bir şeyler vardı. Boğuluyordum. Su yüzüne çıkacağım günü bekliyordum.
- Sen dışarı çık teyzecim. Yakışıklıyla baş başa konuşacağız biz.
- Kurban olayım yavrum. Allah anana babana bağışlasın seni yavrum. İyileştir benim çocuğumu
Kırklı yaşlarındaydı doktor. Üç tane ben vardı yüzünde. İri ve siyah olanlardan. Bıyıkları bütün yüzünü kaplıyordu. Eliyle tutup dişlerinin arasında ezdikten sonra somuruyordu sararmış uçlarını. Acele bir yere yetişecekmiş gibi bir hali vardı. Koltuğunu sürükleyip karşıma oturdu.
- Seni korkutan her şeyin üstüne gideceksin Tayfun. Bunu başka türlü aşamayız. Üzerine üzerine gideceksin. Başaracaksın eminim.
Annemin borç aldığı paraları sekreterin masasına bırakıp çıktık.
- Sana kız ayarladım oğlum dedi. Sıra arkadaşım Mehmet.
Her şey üst üste geliyordu.
Okulun merdivenlerine oturduk. Kırmızı rengin en koyu tonlarındaydım. Fulyaydı adı. Uzun boyluydu. Yeşil gözlü. Saçları omuzlarındaydı.
- Benimle evlenirmisin? dedim. Kaç çocuk yaparız?
- Ne yaptın oğlum kıza? Dedi Mehmet.
- Ne oldu? Dedim
- Manyak lan o çocuk diyor
İstanbul Tozkoparan’da ki Murat Sönmez Lisesinin orta okulunda, Otuz altı kişilik sınıftaydım. Üçüncü kattaydık. Camdan Tercüman gazetesinin binasını seyrediyordum. Kıyafetlerim dayılarımdan toplanmıştı. Pantolonuma iki kişi rahatça girerdi. Rüzgarlı havalarda balon gibi şişiyordum. Bond çantam siyah renkteydi. Sağından solundan tahtaları çıkmıştı. Arada sırada ayakkabı boyasıyla yada sulu boyayla boyuyordum çıkan tahtaları. Kilitleri çok uğraştırıyordu beni. Siyah bir ipim vardı. Cebimde taşıyordum. Çantanın altından ve üstünden dolayıp bağlıyordum. Korkularımın utanmalarımın tavan yaptığı anlar, sınıfta herhangi bir nedenle toplanacak paralardı. Karne parası, Okulun boya badana parası ya da herhangi bir şey için para toplandığında tek vermeyen ben olurdum. Her gelen öğretmen kim vermedi ayağa kalksın derdi.
Teneffüslerde tuvalete gitmeyeceksem aşağı inmiyordum. Susamlı simitleri, sosisli sandaviçleri görmek istemiyordum. Köpek gibi olmuştum. Üçüncü kattan yiyeceklerin kokularını alabiliyordum.
Öğlen gidip akşam dönüyordum eve. Eve girdiğimde salonun ortasında ki perdeyi kapatıyordum. Salonda ki sahnenin bir yarısı bize diğer yarısı dayımlara aitti. İki aile olarak kalıyorduk evde. Ev ananeme aitti. Evi ikiye bölmekte karar kılınmıştı. Bir tarafta biz, perdenin diğer tarafında dayımlar sahne alıyordu. Ders çalışmam gerekiyordu ama ışık sahnenin diğer tarafında kalıyordu. On ikilik kutuların içinde ki mumlardan birini çıkarıp ateşliyordum. Altına çay tabağı koyuyordum. Eriyen mumları avucumda hamur gibi ezip tekrar mum haline getiriyordum.
Okuldayken üç kat aşağıda ki kantinden gelen susamlı simit kokularını hissedebiliyordum. Ev de perdenin altından gelen yengemin yaptığı yemek kokuları burun kemiği kıran cinstendi. Ufak bir soba kurmuştuk bizim tarafa. Hafta sonları odun toplamaya çıkıyordum. Yemekleri üzerinde yapıyorduk. Genelde makarna kaynatıyorduk. Soba ateşi yeterli gelmiyordu. Makarnayı sümük gibi yapış yapış vaziyette yiyorduk. Tuzu basınca lezzetli oluyordu.
- Dayanamıyorum artık Ali. Ne biçim erkeksin sen?. Gidelim bu evden. Salonun ortasında perde mi olur?. Göt kadar evde iki aile yaşar mı? Tayfun’u mutfakta yakaladım geçen gün. Bizim yemekleri yiyordu.
Burnum mesafe tanımıyordu artık. Nerede yiyecek varsa buluyordum. Kurabiyeleri dolabın içinde tencerede saklıyordu yengem. Üzerlerine bir tane fıstık ceviz yada fındık konduruyordu. Kurabiyelerin kırıklarını yiyordum genelde anlaşılmasın diye.
- Meral senden hoşlanıyormuş oğlum, dedi Mehmet
Mehmetin hobisi olmuştum artık. Yaşadığım sıkıntıların farkındaydı. Beni Tramvalara sokmaktan hoşlanıyordu. Pancar gibi olduğumda gülme krizlerine giriyordu. On tane kız arkadaşı vardı. Ben daha yakışıklıydım ondan. '' Kazan dairesindeydik geçenlerde oğlum. Gögüslerini sıktım kızın'' diye başlayıp hiç bitmeyen maceralarını anlatıyordu sürekli. Ailesi arabayla bırakıp akşamda tekrar gelip alıyordu. Kasyo bir saati vardı kolunda. İki sene boyunca o saati ben taktığımı hayal ettim.
Bir kızın benden hoşlanmış olmasının ne demek olduğunu bilmiyordum. Öpüşecekmiydik? Gögüslerine falan dokunacakmıydım? Bilmiyordum.
- Suratı sivilceli mivelceli ama idare eder Meral. Takıl sen ona takıl. Aptallık etme
Teneffüs zili çaldı. İnimde ki sırama uzandım.
- Naber dedi birisi. Uzattığım bacaklarımın üzerine oturdu.
Sivilceli Meraldi oturan. Kalçalarına bakardım onun. Gögüsleride büyüktü. Onlara dokunduğumu hayal ederdim bazen. Genelde bütün kızlar için düşünüyordum fantazilerimi.
- Çok yakışıklısın Tayfun. Burnun ne kadar güzel.
Tek övünülecek yerim burnumdu. Herkes burnumun ne kadar güzel olduğunu söylüyordu.
Eliyle yüzümü okşamaya başladı. Şeftalisini hissedebiliyordum. Tüyleri bacaklarımı sarmıştı. Buharlar çıkmaya başladı benden. Kaçacak hiçbir yerim yoktu. Meral anlamıştı benim zararsız olduğumu. Daha çok hoşuna gidiyordu bu durum. Gittikçe kızarıyordum. Tutmak istiyordum belinden dokunmak istiyordum ona ama yapamıyordum. Aniden gelip bacaklarıma oturmuştu. İstediğini yapmıştı herkesin içinde. Ben sadece utanıyordum. Zil çaldı sonra.
Eve geldim. Bizim tarafta kocaman bir kutunun içinde Müzik seti vardı. Perdeyi çektim. Mumu yaktım ve kutunun üzerinde ki yazıları okumaya çalıştım. Arapçaydı yazılar. Annem geldi sonra. '' Şehriyeli çorba yapıcam '' dedi. Balkondan odunları getirip sobayı yaktım.
- Arabistandan Cevdet geldi bugün dedi Annem. Teyzemin çocuğu. Elimde büyüdü benim. Anne diye hitap eder bana. Seni sordu Okulda dedim. Akşam gelecek. Dayın gelsin perdeleri kaldıralım ayıp olur.
- Matematiğin nasıl senin Tayfun. Hesap kitap iyi mi?
- İyi Cevdet abi. Zehir gibiyimdir.
- Tamam öyleyse. Okul çıkışlarında hafta sonları benimle geleceksin.
İri yarı bir adamdı Cevdet. Otuz sekiz yaşında. Kafası cilalanmış rugan ayakkabı gibi parlıyordu. Saçın zerresi yoktu kafasında. Gözleri kuyunun içindeymiş gibiydi. Göz kenarlarıda simsiyah. Altmış yaşında gibi gözüküyordu. Göbeği benim toplam kilomdan fazlaydı. Çok güzel giyiniyordu. Türkiye’den tekstil malzemeleri, takım elbiseleri giyecekleri toplayıp tırlarla Arabistan’a götürüp satıyormuş.
Cumartesi sabahıydı. Evin önünde taksi durdu.
- Hadi çabuk ol Tayfun gidiyoruz, dedi Cevdet abi
Davutpaşa’dan Topkapı’ya çıktı taksi. Fındıkzade’den Unkapanı’na oradan Taksim’e. Yağmur çiseliyordu. Camdan kayıp giden damlaları seyrediyordum. Dedemin pazarlara yumurta taşıdığı kamyonuna binmiştim daha önce. Takside olmak daha keyifliydi.
- Önce bir şeyler yiyelim Tayfun.
Dı Marmara otelinin önünde durdu taksi. İçeri girdik. Yüzlerce masa vardı içeride. Büyük bir tabak içerisinde iki adet biftek geldi önüme. Bizim sobada kızartmaya kalksak bir ay boyunca odun toplamam gerekirdi. Yağlı yağlı indirmeye başladım mideye. Kafamı bir türlü kaldırıp etrafıma bakamıyordum. Sadece tabağın içine bakıyordum. Yüzüm yeterince kızarmıştı. Etrafa bakarsam kızarıklığımı görüp insanların beni parmaklarıyla işaret edip bana acıyacaklarını düşünüyordum.
- Kaldır şu başını yukarı Tayfun. Böyle yaşanmaz dedi Cevdet abi. Sen çok akıllı bir adamsın. Çalışkansın. Kimseden çekinecek utanacak bir şeyin yok senin. Kimsenin senden bir üstünlüğü yok. Aile tarafından biraz şanssızsın okadar. Oda senin elinde olan bir şey değil. Bu seçimi sen yapmadın Tayfun. Kendini hiçbir konuda suçlama. Sonun iyi olmaz.
Annem gerekli bütün açıklamaları yapmıştı Cevdet abiye. Milli sorun olmaya başlamıştım. Yerin dibine girmek istiyordum artık.
- Al şu paraları cebine koy dedi. Genç delikanlısın. Kız arkadaşın vardır. Gezer tozarsın.
Bir deste para vermişti bana. Kantini satın alabilirdim bu parayla.
Tekrar taksideydik. '' Osmanbey’e çek '' dedi taksiciye.
Kapıda karşıladılar bizi. Dükkan takım elbiselerle doluydu. '' Her modelden İki yüz adet istiyorum '' dedi Cevdet abi. Koşuşturmacalar başladı dükkanın içerisinde. Büyükçe bir koltuğa oturdum. Elinde tepsisiyle sarışın bir kız kahve getirdi bana.
Aynı kız bu sefer elinde ki takım elbiseyle geldi yanıma.
- Cevdet bey bu takımı denemenizi istedi Tayfun bey. Hemen karşıda deneyebilirsiniz
Hiç sevmediğim kurtulmaya çalıştığım işler başıma geliyordu. Her yerde insanlarla uğraşmak zorunda kalıyordum. Kafam önde vaziyette yüzüm kızarmış bir şekilde '' Tamam '' dedim.
Yeni takım elbisemle girdim sınıftan içeri. Meral hemen kafasını kaldırıp bana baktı. İlk teneffüs zilinin çalmasını sabırsızlıkla bekliyordum. Zil çaldı. Meral koşarak yanıma geldi. Süratle koşup kantin sırasına girdim. Karışık tost, sosisli sandaviç ve iki adet simit alıp sınıfa getirdim. Sıranın üstünde yemeye başladım. Meral geldi yanıma. Simitin bir tanesini ona verdim.
Yengemin yemeklerini aşırmıyordum artık. Salonda ki perde de kalkmıştı. Mutfakta ki tüpü de doldurtmuştu Cevdet abi. Bir kamyon gıda malzemesi geldi eve bir gün. Saatlerce içeri taşıyıp yerleştirmekten yorulmuştuk.
- Akşama tiyatroya gidiyoruz dedi Cevdet abi.
Beyoğlu pasajı yazan yerden içeri girdik. Orta oyuncular sahnesi Ferhangi şeyler yazıyordu afişlerde. Yeni takım elbisemi hiç çıkarmıyordum üzerimden. Kapıyı açıp girdik içeriye. Kırmızı renkte iki sandalye vardı. '' Loca burası '' dedi Cevdet abi. Aşagıda insanlar sinema koltukları şeklinde oturuyorlardı. Yan locada ki kapı açıldı. Yüzüm kızarmış bir vaziyette baktım otarafa. Fatma Girik tam yanımızdaydı. '' Merhaba '' dedi bizlere. Bizde merhaba dedik. Sahnenin perdesi bizim salondakinden daha büyüktü. Elinde ki basket topuyla Rasim Öztekin çıktı sahneye. Arkasından Ferhan Şensoy ve Münir Özkul.
Yeşilköy Havalimanındaydık. Cevdet abiyi uğurladık.
- İki sene Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıklarında yattı Cevdet abin, dedi annem.
Kırmızı bir gül ve orta oyuncular sahnesinden aldığım iki adet bileti, 4C sınıfından içeri girip sıranın üzerine bıraktım.
'' Gelirsen çok sevinirim. Tayfun '' Diye de not yazdım.
'' Bugüne kadar hiç kimse beni tiyatroya davet etmemişti. Geleceğim '' diye yazılı bir kağıt geldi cevap olarak.
Zarfın içinde şiirler gelmeye başladı sırama. En altta da ismi yazıyordu.
F U L Y A
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa