Kumlarla dans
Kayseri’deydim. Yirmi dört gündür kum eleyip tuğla taşıyordum altıncı kata. Adım
attığımı sanıyordum ama ayaklarım yerinde duruyordu. Merdivenlerden aşağı
düşmemek için yoğun çaba sarf ediyordum. Çalıştığım inşaat şehrin göbeğindeydi.
Bütün Kayseri’ye kum nasıl elenir gösteriyordum. Avuç içlerim parmaklarım
patlamıştı kan içindeydi. Akşamları evin yolunu bulmak çok zordu. Eve gitmekte
istemiyordum aslında. Babamın asık suratını soba borusu laflarını duymak
istemiyordum. Babam alamanya dan kesin dönüş yapmış Ticaret meslek lisesinde memur
olmuştu. Takım elbisesini giyer evden çıkardı. Pencerede nöbet tutardık.
Babamın geldiğini görünce önce televizyonu sonrada ışıkları kapatırdık. Pek bizle
ilgilenmezdi zaten. Umurunda bile değildik. İnşaattan alacağım parayla İstanbul’a
kaçacaktım.
Bir kamyon kumu kürekle iki saatte eledim. Usta yanıma geldi:
- On dört senedir inşaatçıyım bir kamyon kumu iki saatte eleyen adam
daha görmedim, dedi.
- Ben de ne yaptığımı bilmiyorum usta, dedim.
İki günde bir ayaklarım beni taşırsa inşaat çıkışlarında Kayseri’ otogarına
gidiyordum. Uyukluyordum bazen oturduğum yerde. Etrafta koşuşturan insanlar
vardı. Değişik yüzler. Hayat burada hızlı akıyordu. Özellikle İstanbul’a giden
otobüsleri seyretmek için geliyordum otogara. Ufak bir alanda kuruluydu otogar.
Yukarıdan aşağıya sarkan pastırma sucuk doluydu dükkanların önü. Bir balyasını
kopartıp kaçmayı, ev de aylarca yemeği düşünüyordum ama yapamayacağımı da çok iyi
biliyordum. Yolcuların otobüslere binmesini, koltuklara yerleşmelerini seyretmek
hoşuma gidiyordu. Otobüs koltuğunda ben oturuyormuşum, İstanbul’a ben
gidiyormuşum gibi seviniyordum. Başka şehirlere de otobüsler gidiyordu.
Diğerleri umurumda bile değildi. Bir gün bende o koltuklarda oturacaktım.
Doğduğumdan beri huzursuzdum. Huzur arıyordum. Neredeydi tam
olarak bilgim yoktu. On beş yaşında on dördüncü evinde, giyecek bir tek çorabı,
ayakkabısı ve kilodu olmayan bir adamdım. İleri ki hayatımda topluma ayak
uydura bilirmiydim? İnsanların beynine çivi çakan elinde şırıngayla dolaşan biri
mi olurdum? Mutsuzluğum, içimde ki bu huzursuzluk birden dışarı fırlar bir
canavara dönüşürmüydüm? Ya kadınlar! Akıllı varlıklar. '' Yaşadığın bu
mutsuzluk, yokluk ve huzursuzluk hali ilişkimizi ileride etkiler Tayfun.
Çocukluğu mutsuz geçen insanlar ilişkilerinde sorunlar yaşarlar '' deyip
uzaklaşa bilirlerdi. Babam hem bugünümü hem de yarınımı bok etmişti. Kararımı
vermiştim. Pencereden geldiğini görünce televizyonu kapatmayacak ışıklarıda
söndürmeyecektim.
Tam karşımızda alamancı amcam ikamet ediyordu. Hobisi beş öğün kuzu eti yemekti. Et parçalamaktan dudakları iki karış sarkmıştı, bir gün yere düşecekler diye korkardım. Ara sıra eliyle dudaklarını kaldırır düzeltirdi ama dudakları tekrar aşağı sarkardı. Hem Almanya'dan emekli hem de Türkiye’den süper emekliydi. Karşılarında olmamıza rağmen apartmanın girişini bilmezlerdi. Benim umurumda bile değildi amcam yengem dayım. Hiçbir akrabadan haz etmezdim. Onlarsız daha mutluydum. Amcamın çocuklarını örnek gösterirdi hep babam. Beni rahatsız eden de bu durumdu. '' Bak geri zekalı. Bak Kenan'a zehir gibi maşallah. Bak araba bile sürüyor. Sen sünepenin tekisin beynamaz ''. Babamla kesinlikle tartışamazdınız. Sonu kırık kemikler olurdu.
Kenan'a
son model araba almıştı sarkık dudak. Kayseri’de ki en afilli kolejde okuyordu.
Kepçe kulaklarından ve pantolonuna asılı anahtarların çıkardığı
seslerden tanırdım Kenan’ı. Bir gün tek tek anlatmıştı anahtarlarını bana. ''
Bak Tayfun, bu Almanya’da ki evin, bu Yozgat’ta ki köyde ki evin, bu benim
arabamın, bu bizim bakkalın, bunlarda kolejde ki dolapların anahtarları ''.
On
Altı yaşında anahtar zengini olmuştu. Ben de akşamları bulgur pilavlarının
tanelerini topluyordum buzdolabından. Hoşuma da gidiyordu toplamak. Çok
uğraştırıyorlardı bazen. Sebzeliğin arkalarına düşenleri toplayıp avucumda
biriktirip tavada ısıtıyordum.
Başka bir inşaatta çalışacağımızı burada işimizin bittiğini söyledi usta. On iki
katlıydı yeni bina. Duvarları örülecekti. Dev bir iskelet gibi duruyordu
karşımda. Ben alacağım paradan başka bir şey düşünmüyordum. İyi para
veriyorlardı. Yeni inşaat tam otogarın arkasındaydı. Yeni bölgemi sevmiştim.
Kumlarla dansım tüm hızıyla devam ediyordu iskelet binada. Ustanın hoşuna
gidiyordu hızım. Kırşehirliydi usta. Bir elli boyu, bembeyaz suratı vardı. Ön
dişleri yoktu. Konuşurken dili dışarı fırlıyordu. Ara sıra yanıma gelirdi:
- Okumuş adama benziyon sen Tayfun. Ne işin var senin inşaatta?
Konuşmanda şehirli konuşması senin.
- Doktor olacaktım aslında. Aileme destek oluyorum. İnşaatta iyi
para var usta.
- Var var sende bir şeyler var. Kumun anasını ağlatıyosun. Senin
kafa başka yerlerde . Ben bilirim. Tanırım insanları Kırşehirliyim ben.
AS 900 Kamyonlar geliyordu sürekli. Bu model kamyonlar yeni çıkmıştı.
Parlıyorlardı. Kıpkırmızı renkleri vardı. Diğerlerinden daha büyüktüler. Daha
çok kum döküyorlardı önüme. Şoförlere uyuz oluyordum. Koltuklarında taşak gibi
sallanıp sırıtıyorlardı kumları dökerken. Birbirlerine parmak atıp
koşturuyorlardı sağa sola. İnşaat duvarında uzun eşek oynuyorlardı. Anlamıyordum
insanları. Çok yoruluyordum belki de ondandı. Kırk küsür yaşlarında ki adamların
birbirlerinin götlerine parmak sokmalarını anlamıyordum. Pantolonu delip bok
çıkaran en başarılı şoför oluyordu. Belki de rahatlıktan böyleydiler.
Kumlar hiç bir şey ifade etmiyordu başka insanlar için. Benim hayatım olmuşlardı.
Ayakkabılarımın içine ağzıma burnuma giriyorlardı. Kutsallardı benim için.
Seviyordum onları. Yine de AS 900 Kamyonları pek sevemedim. Cehennemin dibi gibi
sonsuzdu kasaları. Belim her gün daha çok ağrımaya başladı. İki büklüm olmuştum.
Hayallerim ve İstanbul’ yetersiz kalıyordu artık. Başka hedefler düşünceler
arıyordum kendime kumları elerken.
İstanbul Kuledibinde. Galata Kulesine, Avusturya hastanesine yakın bir yerde
eski bir binanın son katında arkadaşım Cevdet vardı. Benden dört yaş büyüktü.
Bira içer Topkapı Sarayını, Sarayburnu'nu, Galata köprüsünü seyrederdik. Evin
manzarası mükemmeldi. Yüksek kaldırımın üst sokağındaydı ev. Tam altta Karaköy
Keranesi vardı. Çatıdan odaları görebiliyorduk. Pembe mavi kırmızı ışıklar
yanıyordu odalarda. İyi bir çocuktu Cevdet. Kafayı bulunca '' Hadi keraneye
gidelim '' derdi. Ağabeyimden sonra ilk defa Cevdet götürdü beni keraneye.
Kapıdaki polise yakalanmadan girdik içeriye. Korkmuştum kadınların çıplak göğüslerini
görünce. Cevdet zorla Sementa Foksa gireceksin dedi. Tamam dedim. '' Soyun lan
çabuk. Seninle mi uğraşıcam '' diye bağırmaya başladı Sementa. Tek bir göğüs
darbesiyle adamı komaya sokabilirdi. Leş gibiydi odanın içerisi. '' Kalkmaz
şimdi seninki. Düzmedin mi lan daha önce başka kadın. Soyun çabuk ''. Bağırması
bitince yatağa uzanıp domaldı. '' Hadi gel çocuğum '' dedi. Cebimde ki
prezervatifi çıkarıp kamışıma taktım. İlk defa çıplak bir göte bu kadar
yakındım. Belinden tuttum. Bağırmaya devam ediyordu. İçine sokup vurmaya
başladım. Kafası duvara çarpıp geri geliyordu. '' Yavaş ol çocuğum. Bamya kadar
sikin var daha nesini sokmaya çalışıyorsun '' . Adam öldüren göğüslerini
avuçladım. ''İçinde büyütücem bamyamı'' dedim. Zaman durmuştu benim için. Ahtapot
gibi sarılmıştım sementanın götüne. Şartlar ne olursa olsun düzüşmek güzeldi.
Ben daha boşalmadan küfür edip kapıdan çıkıp gitti. Semanta’nın göğüslerini, domalmış
götünü düşünüp otuz bir çektim. Tohumlarımla doldurduğum prezarvatifi yatağın
üstüne fırlattım. Çarşafın temiz olan tarafıyla da bamyamı sildim. Pezevenk
bağırdı dışarıdan '' Hadi aslanım boşalt odayı ''. Keranede herkes bağırıyordu.
Pislikti her şey. Bir daha gelmem buraya dedim. '' Sementa hoşlanmış oğlum
senden. Yoksa bu kadar kalamazdın içeride'' dedi Cevdet.
Çıraktan elektronikçiydi Cevdet. Şimdi matbaa işleriyle uğraşıyordu. Aramız çok
iyiydi. Telefonda görüştük '' İstanbul’a gel bende kalırsın beraber çalışırız
demişti.'' Kayseri’de ki evin mutsuz ortamından kurtulmak istiyordum
artık.
Kayseri’nin soğuğu meşhurdur. Erciyes’in tepesinde dört
mevsim erimeyen kar. Küreğin sapını tutmakta zorlanmaya başladım. Kürek
tutmasını çok iyi biliyordum aslında. Babam sabahtan akşama kadar Yozgat’ın bir
dağında ki tarlasında çalıştırırdı bizi. Soğuk da küreği kavramak zordu. Suratım
donmuştu. Kuru bir ayaz vardı. Atkıyı iyice doladım boynuma. Kum elerken
öleceğimi düşünüyordum artık. Yirmi dört günlük paramı almıştım. Yeterli
değildi. Biraz daha dayanırsam iyi olacaktı.
Kırşehirli usta, altıncı yedinci sekizinci katlardan beni incelemeye devam
ediyordu. Ben de bir şeyler vardı. Ne olduğunu bende bilmiyordum. Kırşehirli
bunu açığa çıkarmak istiyordu.
- Ne doktoru olacadın sen Tayfun.
- Kalp doktoru usta.
- Tahmin etmiştim bende. Ama dikkat et bu kumlar senin kalbini
durdurmasın.
Tam kırk iki günlük para vardı cebimde. İyi paraydı. İstanbul’da bir müddet
idare edebilirdim. Akşamı zor yaptım. Eve giderken sürünüyordum artık. Evin
önünde Kenan’ı gördüm. BMW sinin jantlarını parlatıyordu. Ufak bir tebessüm
gönderdim ona. Siklemedi bile.
Ertesi gün gitmedim iskelet binaya. Akşama doğru uğradım. Allahaısmarladık dedim
ustaya. '' İstesen de seni çalıştırmayacaktım. Kendini mahvetme. Git kendine
düzgün bir iş bul '' dedi Kırşehirli usta. Sağlam bir adamdı. Uzaktan baktım binaya.
Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı. Kamyon yanaştı ve kumlarını döktü. İnşaat
sektöründe ki kariyerim bitmişti. Yeni evim artık Galata Kulesi olacaktı. Sementayla görülecek hesabım
da vardı.
Otogar tam karşımdaydı. Kulağımda da annemin sesi. '' Gitme yavrum gitme
oralara. Ne yer ne içersin ''. Yapacak hiçbir şeyi
olmayan çaresiz bir anne olmak hepsinden zordu. Yolu geçip Otogardan içeri
girdim. Bugün benim günümdü. Her zaman ki yerime oturdum. Sıcaktı içerisi.
Kalorifer peteğinin yanındaydım. Hamam böcekleri de yerlerindeydiler. Aşağı
yukarı sağa sola volta atıyorlardı kalorifer petekleri üzerinde. Açık kahverengi
renkleri midemi bulandırıyordu. Otobüsün hareketine yarım saat vardı. Binen
yolcuları seyrettim. Birazdan bende o koltuklarda oturacaktım.
Pastırma ve sucukların arasından sıyrılıp son işeme ve sıçma işlemlerimi yaptım.
Otobüs hareket etti. Hamam böceklerine el salladım. Koridor
tarafında en arkada oturuyordum. Kulak tıkayan gürültü geliyordu
koltuğun altından. Vitesler götümüzden değişiyordu sanki. Yanımda da tombul pastırma çocuğu
oturuyordu.
Yaklaşık bir saat sonra büyük bir patlama sesiyle inledi otobüs. Yanımda ki
pastırma çocuğu o güne kadar yediği bütün pastırmaları bıraktı alttan. Şoför
aşağı inip tekrar içeri girdi. '' Lastik patlamış ''. deyip kayboldu ortadan.
Kemal Sunal filmi koydular videoya. gülüyordu insanlar. Tombul götünü
temizliyordu. Belim felaket ağrıyordu. Sağ elimi kırk iki günlük yövmiyemin
üstünden hiç ayırmadım. Ellerim terliyordu. Paralar ıslanmasın diye pantolonumun
üzerinden tutmaya başladım. Birileri kazayla parama sulanırsa gözümü kırpmadan
öldürebilirdim. Sol elimle de cebimdeki kum taneciklerini ayıklıyordum.
Tayfun
Öyküler Siirler John Fante Bukowski Dostoyevski Çehov Anasayfa