Türkiye'de bir yer

 

İnişe geçtiğimizde güneş en muhteşem kararlılığı ve azmiyle ışınlarını direkt olarak yeryüzüne indiriyordu. Uçağın merdivenlerinden dikkatlice inmeye uğraşırken parlayan bir tabela gözüme çarpmış, okumaya çabalarken zincirlerinden kurtulan yolcular omuz darbeleriyle bu özgürlüğümü elimden almışlardı.

Sabah erken saatlerde işlerine yetişmeye çalışan metro yolcularının inmeye çalışanlara yol vermemesi ve fizik kurallarını hiçe sayıp dolu olan kabine saldırmalarından farklı değildi. Tabelada 'yurtdışından gelen gümrüklü yolcuların bagajlarını almaları için bu servise binin' benzeri bir yazı vardı. Yazılanı tam olarak anlayamamıştım. Güneşin altında ve uçağın muazzam motor sesi eşliğinde tabelayı dik tutmaya çalışan görevliye derdimi anlatmaya çalışmam ise çok saçmaydı.

Adam da papağan akrabalığı olması mukteberdi.  Görevine tam olarak şartlanmış ve ezberlenmiş olarak 'bu araba kardeşim bu araba kardeşim' diyerek zil sesi metodu uyguluyordu. Trafik polisi edasıyla ona öğretileni el kol hareketiyle uygulayıp tabelada bahsi geçen servis otobüsünü gösteriyordu.

Araca binen sadece üç beş kişiydik. İnsanlar içeride birbirlerine soru sorup olan biteni anlamaya çalışıyorlardı. Uçaktan inen diğer yurtdışı kaynaksız yolcular çoktan sevdikleri ile kucaklaşmış kalacakları yere doğru ilerliyorlardı. Bizler cüzzamlı hastalar gibi ayrı araçlara bindirilmiş olayın nasıl sonuçlanacağından habersizdik. Durumdan haberdar olup daha önceden tecrübeli tuzu kurular olduğundan emindim aynı servis içerisinde. Çünkü bazı tiplerin nasıl gevrek gevrek kasıldıklarını, kıs kıs güldüklerini bu olaydan kendilerine eğlence çıkardıkları çok açık ve seçik ortadaydı. Tabiki onlar bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın rezillerindendi.

Bende yurtdışından Türkiye'ye uçup aktarmalı olarak iç hatlardan ilk defa devam ediyordum. Haliyle yaşananlardan ve yaşanacaklardan habersizdim. Servis içindekilerden bazıları şoförle konuşmaya, dertlerini anlatmaya, nereye götürüldüklerini anlamaya çalışmaya kalktılar. Çok yazık oldu onlara. Talihsiz bir ataktan ileri gitmedi. Tam bir trajediydi. Sadece şoförün tipine bakmam 'bekle ve gör' politikası uygulama kararı almama yetmişti. Cep telefonları açıldı havaalanı dışında kendilerini bekleyenlerden yardım istendi. Bu kadar kısa bir sürede durumu da izah edememelerinden kaynaklanan karmaşalıklar diz boyuydu. Şoför rutin hareketleriyle radyosunu ayarlamış cigarasını yakmış ohh anam ohhh edalarında beynine çakılarak ezberletilmiş hedefine doğru ilerlemekteydi. Eşi ve çocukları rehin alınmış ve bu  güzergah hakkında yolculara vereceği en ufak bir bilgi karşılığında sevdikleri katledilecekti sanki. Yemin etmişti, araç aslında boştu, onunla konuşulmaya hiç çalışılmamıştı, hatta yolcunun biri onun bu vurdum duymaz tavırlarından kahrolmuş ve omuzundan tutarak kendisini hiç sarsmamıştı.

Servis içinde dört dilde soru cevap şekilleri alevlenmişti. Telefon açıp kendisini bekleyenlere 'vallaha bilmiyorum bizi ayrı bir servise bindirdiler nereye götürüldüğümüzü inan bilmiyorum' türünde konuşmalar geçiyordu. Kara mizah. Bir ara hakikatten ne oluyoruz ya dedim. Bir ihbar falan varda bizleri kenaramı çekiyorlar acaba diye düşündüm.

Uçağın içinde anons yaparsın, durumu izah edersin. Yolcularda ne yapacağını bilir en azından panik olmaz. Boşver canım ne gerek var ki burası Türkiye hikayesi.

Servis aracı yanaştığında meraklı ve temkinli vatandaşlar nereye neden getirildiklerini bilmez bir halde araçtan inip birbirlerinin arkalarına sığındılar. Amerikan filmlerindeki mahkumların otobüslerle hapishaneye giriş sahnelerinin tıpkısıydı. Kapalı cam bir kapının arkasından genç bir polis memuru çıkıverdi bize doğru. Yol göstererek 'gelin' diye seslendi. Havaalanlarındaki bagaj bekleme yerlerinin minyatür biçimine benzeyen bir salona doğru ilerliyorduk. İçerisi karanlıktı. Memur ışıklara dokundu ve ortalık aydınlandı. Kafilemizdeki üç İtalyan bayan ' la belle mama mir rala mala' tarzı panik içinde kendi aralarında yüksek sesle konuşuyorlardı. Resmi kıyafeti modern görünüşü ve genç olması kıstas alınmış olmalı ki, polis memuru üç orta yaşlı İtalyan bayanın  'la bella ma belle' benzeri ok larına hedef olmuştu. Memur ortadaydı artık. Genç polisimiz Sözlü iletişim hariç modern bale, bilumum dövüş sanatı taktikleri, rap, rock ve bazende yoga tarzı vücut dili kullanmasına rağmen 'malabella dalagalla' lar devam ediyordu.

Bütün olayları unutmam oradan soyutlanmam sadece karşımda duran duvarda asılı olan bir şeyi görmemle başladı.

Kendimi eskiden Topkapı'da kurulan bitpazarındaymışım gibi hissetmeye başlamıştım. O zamanlar öyle bilgisayarlar laptoplar falan yoktu. Olsa da benim haberim yoktu. Nejat alp'ler, Arif Susam'lar, Cengizler ve onları dinleyeceğiniz mekanizmalar mevcuttu. Araba teyipleri. Tüm İstanbul topkapı bunun peşindeydi. Her pazar aralıksız gittiğim bitpazarı bunların değişik renklerdeki varyasyonlarıyla doluydu. Birde harici ekolayzırlar. Muazzam görüntülerdi bunlar. Tabiki hiç bir zaman birini alıpta evime dönememiştim. Daha çok açken vitrine bakıp yalanma metoduydu. Hani derler ya 'dostlar alışverişte görsün' belki o tarz veya kendini tatmin yada yalnızlık veya arayış bilemiyorum işte öyle bir şey. Bu bende bir hastalıktı. Elektronik parçalara dokunmak onları koklamak muhteşemdi. Bitpazarını hatırlamam havaalanında bagaj bekleme salonundaki duvarda asılı olan uçak iniş kalkış saatlerini gösteren monitör sebebiyle idi. Türkiye'ye gelen ilk siyah beyaz grundig marka televizyonların renklisine benzer bir şeydi. Fakat özel üretim olduğuna inanıyorum . Dikdörtgen değilde yani köşeleri kesin kavisli falan değil, yuvarlak bir şekilde. nasıl orada asılı duruyordu korktum. Koca bir top güllesine benziyordu. Arkamda gurubun hararetli valiz bekleme kargaşalıkları devam ederken ben koca tarihi monitörün altına geçmiş malı inceliyordum. Şimdiki tabirle çözünürlüğü muhteşemdi! Hiç bir şey okunmuyordu. Oldukça geriye gidip ekrandakini çözmeyi öyle denemeliydiniz. Yani orada yazılanı okuyabilmek çözmek her baba yiğidin harcı değildi. Ama o hep oradaydı ve orada kalacaktı.

Birde pala bıyıklı kendi teşkilatına özel kıyafeti olan gümrük memuru vardı etrafta dolaşan. İçimden geçen 'eyvah yandık' demek olmuştu. Avını bekleyen şahin gibiydi. Herkese özellikle bayanlara çok sert, net, imalı ve şüpheli gözüyle bakarak görevini eksiksiz yapmanın gururunu taşıyordu. Arada bir italyan bayanlara bakarak hayalarını kurcalaması ise cinsel bölgesinde arge çalışmalarının devam ettiği yada eskiden tombalacı olduğuyla alakalı bir mesaj olmalıydı. Bir ara bitlendiğini yada uyuz hastalığına yakalandığını düşündüm. İtalyan bayanların malesef kaçacak hiçbir yerleri yoktu. Kendi aralarında bu bariz hareketi farketmiş olacaklar ki şaşkın bakışlarla 'mamma mir mammma mir' diyorlardı. Herkesin sıradan geçirilip iğneden ipliğe aranacağını düşünsemde bir süre sonra yanıldığımı anlamıştım. Valizini alan sorunsuzca tarihi bölgeyi gümrük memurumuzun keskin bakışları altında terkediyordu. Zürih'ten bagaja verdiğim valizimi tarihin derinliklerinden kalmış teknolojinin inatla bana doğru getirmesini görmek beni çok mutlu etmişti.

Tabiki biten bir şey yoktu. Şimdi Türkiye'deydiniz ve şehir merkezine ulaşmanız gerekiyordu. Tüm yollar tutulmuştu. Kapıdan elinde valiz ve gözünde gözlükle çıkanlar potansiyel bankamatik olarak görünüyordu.

Sağdan soldan elli yıllık ahbabınızmış gibi size yaklaşan taksiciler saldırıyordu. 'Havaş kardeşim havaş' dediğinizde, onlara hayatlarındaki en büyük hakareti etmişcesine tepki görüyordunuz.

'Yurtdışından geliyon len neymiş havaş mavaş' hemen etki tepki mekanizması çalışıyor ve 'bundan ekmez çıkmaz gardaşım' anlayışı yayılıyor. Taksicilerde çil yavrusu gibi başka hedeflere dağılıyordu. Tabiki turistlere yanıyor ve acıyordum. Onlar binlerce kilometre öteden seni adam sayıp ülkene geliyorlardı.

Hiç bir şeyden haberleri yoktu ve ilk kazıklarını orada o an o saniye yiyiyorlardı. Çat pat ingilizceleri ile şehir merkezine gitmelerinin başka yolu olmadığından tutun, aklınıza gelemeyecek varyasyonları sıralayın ve taksiye binmenin tek doğru yol olduğunun kabul ettirilmesi dikte edilmekteydi. Saygı değer taksici abilerimiz 'domuzdan bir kıl koparsan kardır' anlayışı ile Çanakkale'de yarım kalan işi bitirme edasındaydılar sanki. Gezdirmeseler bari turistleri diye içimden geçiriyordum.

Şimdiden geldiğim yeri özlemiştim. Gözüm oraları arar olmuştu. Her şey planlı ve düzenliydi oralarda. En başta siz bir insansınız, yeryüzünde kapladığınız bir alanınız var ve yaşamak için kimsenin sizi çiğnemesi gerekmiyor. Yan komşunuz siz uyurken evinize girip sizi soymuyor. Öğretmen sizi okulda aşşağılamıyor. Doktor size bağırmıyor. Elektrik su kesilmeden önce size bir ay öncesinden tarih ve saat veriliyor. Hükümetler ülkelerini satmıyor vatandaş için çalışıyor. Seçim önceleri hiç bir parti cennetten yer satmıyor yada uzayda arsa vaat etmiyor. yetmiş iki milletten insan yaşıyor, kimse kimseyi kışkırtıp birilerini birilerine düşman etmiyor, Altan'ın bir şiirinde bahsettiği gibi, kendi anası ve bacısı haricindkileri kimse potansiyel orospu gözüyle görmüyor. Bu örnekleri üçyüz altmış beş gün altı saat hiç uyumadan uzatmak mümkün.

Havaalanından sonra havaşa atladım. Şoför yoldan bir trafik polisini aldı. Yoldan geçen tüm araçlara bir kulp taktı. 'Bak bak bak nasıl solladı gördünmü? Eyvah eyvah eyvah bu kadar süratli gidilirmi? Şuna bak şuna bak nasılda yüklemiş gamyonu.

Bunları ne yanındaki trafik polisine ne de arkadaki yolculara söylüyordu. Tek eliyle kullanmaya çalıştığı koca otobüsü sürerken sol eliyle kulağına tuttuğu cep telefonundaki görüştüğü kişiye söylüyordu!

Acaba benden önce taksiye binen turistler şehire vardılarmı!

 

 

Oğuz

 

Öyküler   Siirler  John Fante   Bukowski    Dostoyevski   Çehov  Anasayfa